İstanbul'un bir "su medeniyeti" olarak adlandırılmasının temel nedenleri, şehrin iki bin yılı aşkın tarihi boyunca suyu temin etmek, depolamak ve dağıtmak için geliştirdiği devasa altyapı ve bu süreçte oluşan zengin kültürdür.
İstanbul, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinin her birinin üst üste eklenen katkılarıyla şekillenmiş bir şehirdir. Medeniyet bir devamlılık işidir ve İstanbul'da bu üç imparatorluk, su mühendisliği ve mimarisi konusunda muazzam bir miras bırakmıştır.
Şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşa edilen yapılar, tür ve sayıca dünyada eşine az rastlanır bir çeşitlilik sunar. Vadileri aşan dev su kemerleri, muazzam kapasiteli yeraltı sarnıçları, Belgrad Ormanı'nda inşa edilen estetik bentler, suyu taksim eden maksemler, basıncı ayarlayan su terazileri ve şehri süsleyen yüzlerce çeşme ve sebil bu medeniyetin fiziksel kanıtlarıdır.
Özellikle Mimar Sinan'ın Kırkçeşme Tesisleri gibi eserleri, dünya su mimarisinin başyapıtları olarak kabul edilir. Bu yapılar sadece işlevsel değil, aynı zamanda inşa edildikleri çağların estetik zirvesini temsil eden sanat eserleridir.
Kültürel ve sosyal hayatın parçası
Su, İstanbul'da sadece bir ihtiyaç değil, sosyal hayatın merkezinde yer alan bir unsurdur. Mesire yerlerinin kaliteli su kaynakları etrafında şekillenmesi, sucu esnafının iktisadi hayattaki yeri ve halkın suyun lezzetine (sertlik derecesine, membaına) gösterdiği büyük ilgi ("su tiryakiliği") bu kültürün bir parçasıdır.
İstanbul'un kaynak suları, Ortodoks kültüründe "ayazma" olarak kutsallaştırılmış ve dinsel bir nitelik kazanmıştır. Şifalı olduğuna inanılan bu sular, yüzyıllardır farklı inançlardan insanların ortak ziyaret noktası olmuş, suyun kutsiyetini pekiştirmiştir.
Türk-İslam kültüründe su, ebedi hayat veren "abıhayat" olarak görülmüş; Osmanlı, Bizans'ın durgun su (sarnıç) sisteminden vazgeçerek suyu çeşmelerden özgürce akıtan bir anlayış geliştirmiştir.
Milkyway